
Hayatımı güzelleştiren ne varsa kaybetmeye mahkumum ben. Elinden balonu alınmış çocuk gibi çaresizce bakmak yapabildiğim tek şey. Gerçi ben onu da beceremiyorum ya neyse... Seni düşündükçe titreyen iki sevimsiz elim var senin için sadece dua edebilen.
Bu yaz sen de başını alıp gidince bilinmez diyarlara, beni yine derin kederler sarıp sarmaladı. Öldüğünü öğrenince çevreme boş gözlerle bakıp olanlara bi anlam vermeye çalıştım ama nafile... Anlayacağın ağlamayı bile beceremedim be dostum. Morali bozuk insan rolü oynadım ayakta duracak dermanım olmamasına rağmen.
Sıradan hayatımı kaplayan sıradan sözler yine herkesin dilindeydi. Üzülme, keşke yapabileceğimiz bi şey olsa, mekanı cennet olsun, Allah rahmet eylesin... Bozuk plak gibi hep aynı sözlerin sıradan şarkısı çalıyor her yerde. Kaybedecek daha fazla bir şeyim kalmadığında bana her şeyi verdiler. Onların olsun hepsi bana dostum yeter diyeceğim ama artık o da upuzun kaybettiklerim listesine eklenmiş çoktan.
Belki de biz her şeyi bir gün acı ile kaybetmek için kazanıyoruz.
Herkes ölebilirdi ama sen ölmemeliydin be Salih. 70 yaşlarında fiyakasız, sıradan bi ölüm olmalıydı seninkisi de. Olmadı...
Dermansız ruhumla iş birliği yapan aklım beni aileni ziyaret edip onlara baş sağlığı dilemeye gönderdi. Önce senin için dua ettik. Sonra herkes toplandı. Kimse konuşmadan ben başladım ağlamaya... Hayatımda hiç ağlamadığım kadarcasına, hiç durmak istemeden, gözümden kan gelse de umursamazcasına, içimde biriktirdiğim ne varsa kusarcasına... Ama durmak zorundaydım artık. Ben böyle yaptıkça onların ezgin, çaresiz, umutsuz, yıkık halleri dayanılmaz bir hal alıyordu. Mezarına gitmeye ne gücüm ne cesaretim vardı, yıkılıp bir daha kalkamayacağımı sandım gelemedim yanına affet...
Beni hemen tanıdı ailen. Çok iyi bi insan, eşi bulunmaz bir dost, oda arkadaşı, sınıf arkadaşı, kader arkadaşı, kardeş, can... demişsin. Yüreğin gibi saf ve temiz ne düşündüysen onu anlatmışsın onlara...
Benim gibi onlar da bilmiyordu neden öldüğünü. Her ağızdan bi laf çıkıyordu. Dalak büyümesi, beyin kanaması, kanser... Ama sinsi bir hastalık olduğu kesindi, hiç çaktırmadan aldı götürdü seni.
Belki de şimdi ruhun elini omzuma atmış: "Oğlum bu cümle böyle mi yazılır" diyor kim bilir?
Kaybettiğinin yerine ne koysan dolmaz. Boş bırakacağım yerini hep bomboş...
Kırıklarla dolu, işe yaramaz kalbimin en sağlam köşesini ayırdım sana. Boşver tek taraflı sevgilerimi. Onlara yer yok artık bu yürekte.
İşte yazabildiklerim bu kadar bezgin, çaresiz, umutsuz, yıkık bir vücut ve üzerine kara lekeler sürüle sürüle beyazdan griye çalan bir ruhun iş birliğiyle bu satırlar çıkıyor kalemimden. Beğenir misin bilmem. Fiyakalı sözlerim yok belki ama içimden ne geçtiyse onu döktüm kağıda gecenin bu saatinde.
Şu anki halimi soracak olursan: "Oyunun en güzel yerinde zil çalınca üzülürdük ya öyleyim..."
Her şeye rağmen bitmedim, hala ayaktayım hayat. Hadi oynamaya devam et adi, çirkef oyunlarını. Korkmuyorum ne senden, ne bir başkasından, ne de ölümden...
Bu yaz sen de başını alıp gidince bilinmez diyarlara, beni yine derin kederler sarıp sarmaladı. Öldüğünü öğrenince çevreme boş gözlerle bakıp olanlara bi anlam vermeye çalıştım ama nafile... Anlayacağın ağlamayı bile beceremedim be dostum. Morali bozuk insan rolü oynadım ayakta duracak dermanım olmamasına rağmen.
Sıradan hayatımı kaplayan sıradan sözler yine herkesin dilindeydi. Üzülme, keşke yapabileceğimiz bi şey olsa, mekanı cennet olsun, Allah rahmet eylesin... Bozuk plak gibi hep aynı sözlerin sıradan şarkısı çalıyor her yerde. Kaybedecek daha fazla bir şeyim kalmadığında bana her şeyi verdiler. Onların olsun hepsi bana dostum yeter diyeceğim ama artık o da upuzun kaybettiklerim listesine eklenmiş çoktan.
Belki de biz her şeyi bir gün acı ile kaybetmek için kazanıyoruz.
Herkes ölebilirdi ama sen ölmemeliydin be Salih. 70 yaşlarında fiyakasız, sıradan bi ölüm olmalıydı seninkisi de. Olmadı...
Dermansız ruhumla iş birliği yapan aklım beni aileni ziyaret edip onlara baş sağlığı dilemeye gönderdi. Önce senin için dua ettik. Sonra herkes toplandı. Kimse konuşmadan ben başladım ağlamaya... Hayatımda hiç ağlamadığım kadarcasına, hiç durmak istemeden, gözümden kan gelse de umursamazcasına, içimde biriktirdiğim ne varsa kusarcasına... Ama durmak zorundaydım artık. Ben böyle yaptıkça onların ezgin, çaresiz, umutsuz, yıkık halleri dayanılmaz bir hal alıyordu. Mezarına gitmeye ne gücüm ne cesaretim vardı, yıkılıp bir daha kalkamayacağımı sandım gelemedim yanına affet...
Beni hemen tanıdı ailen. Çok iyi bi insan, eşi bulunmaz bir dost, oda arkadaşı, sınıf arkadaşı, kader arkadaşı, kardeş, can... demişsin. Yüreğin gibi saf ve temiz ne düşündüysen onu anlatmışsın onlara...
Benim gibi onlar da bilmiyordu neden öldüğünü. Her ağızdan bi laf çıkıyordu. Dalak büyümesi, beyin kanaması, kanser... Ama sinsi bir hastalık olduğu kesindi, hiç çaktırmadan aldı götürdü seni.
Belki de şimdi ruhun elini omzuma atmış: "Oğlum bu cümle böyle mi yazılır" diyor kim bilir?
Kaybettiğinin yerine ne koysan dolmaz. Boş bırakacağım yerini hep bomboş...
Kırıklarla dolu, işe yaramaz kalbimin en sağlam köşesini ayırdım sana. Boşver tek taraflı sevgilerimi. Onlara yer yok artık bu yürekte.
İşte yazabildiklerim bu kadar bezgin, çaresiz, umutsuz, yıkık bir vücut ve üzerine kara lekeler sürüle sürüle beyazdan griye çalan bir ruhun iş birliğiyle bu satırlar çıkıyor kalemimden. Beğenir misin bilmem. Fiyakalı sözlerim yok belki ama içimden ne geçtiyse onu döktüm kağıda gecenin bu saatinde.
Şu anki halimi soracak olursan: "Oyunun en güzel yerinde zil çalınca üzülürdük ya öyleyim..."
Her şeye rağmen bitmedim, hala ayaktayım hayat. Hadi oynamaya devam et adi, çirkef oyunlarını. Korkmuyorum ne senden, ne bir başkasından, ne de ölümden...
26.08.2007 01:25
Onur Güven
Onur Güven

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder