13 Ağustos 2009 Perşembe

Seni hayatımdan alıp götürdüklerinle beraber siliyorum. Ve en çok istediğim şey oluyor belki de. Seni senden nefret ederek çıkarıyorum hayatımdan. Çünkü yapabileceğinin en kötüsünü yaparak bitirdin kendini. Şu an üzülmüyor muyum, ölesiye üzülüyorum, evet. Ama hepsi geçecek mi, yaralarım kabuk bağlayacak mı? Yoksa her gün onlarca kez kanattığın yaralar yine mi iz bırakacak ruhumda?

Sen giderken en çok beni götürdün. Ömrümün en güzel günlerini, baharlarını, sevinçlerimi, çocuksu gülüşlerimi çaldın benden. Artık onları geri alma vaktidir ey gönül. Şimdi deliler gibi ağlama zamanı değildir. Şimdi sana yaşattıklarını elbet bir gün ödemesi gereken kişinin deliler gibi acı çekeceğini günü beklemektir.

Doğar doğmaz kalbini evlatlık veren insan sanadır bu sözler, aman duyma, okuma, görme bunları.

Herşeyi gösterişte arayan, ruhu beş para etmeyen birine vermişsin kendini ey zavallı kalbim. Beni benden alıp götürecek kişi olmanın kenarından bile geçemezsin sen. Kendime acıyorum, yazıklar olsun bana. Mahvettiğin günlerin acısını yaşıyorum ben zavallı kalbimle beraber.

Kördüm, bilendim, seni unutmayı öğrendim. Ve sen bittin. Anlıyor musun, bittin. Güzel bir filmin mutlu sonu gibi değil bitişin, masal perileri gelip konmayacak yanına, seni kollarına alıp sarmayacak kahramanın. Bu bitiş annenin seni evlatlıktan reddedişi gibi olacak, en sevdiğin insanın seni gözlerinin içine baka baka aldatıması gibi olacak. Ve ben bu bitişte birlikte hayatımda ilk defa belki de gerçekten mutlu olacağım.

Bu bir veda yazısı değildir, elveda hak edenlere söylenir, senin gibi beş para etmeyen ruha sahip kişiliksizlere değil. Gerçekten değer taşıyan insanlara. Gün gelecek, sana uzaktan bakacağım ve diyeceğim ki; herkes hakettiği gibi yaşıyor. Zavallıların dünyasındaki en zavallı insan olacaksın sen. Ve ben o an yine gülmeyeceğim. Sadece kalbime bakıp diyeceğim ki işte seni tamamen geri aldığım gün ey kalbim, artık başkasına aşık olabilirsin.

Onur Güven
17.06.2009
00.25

15 Mart 2009 Pazar

Aşka Dair

O'nu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz... ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin... O'nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O'nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain...
sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O'ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,
ve O, her durduğunuz yerde duruyor,
her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp,
hüzünlendikçe ağlıyorsa...
dünyanın en güzel yeri O'nun yaşadığı yer, en güzel kokusu
bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse...
hayat O'nunla güzel ve onsuz müptezelse... elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü,
O'nun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar...
her şiirde anlatılan O'ysa... her filmin kahramanı O...
her roman O'ndan söz ediyor, her çiçek O'nu açıyorsa...
bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez
özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa,
iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa...
iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...
eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O'nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın
O olduğunu adınız gibi biliyorsanız... mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O'na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...
kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...
özlemi, sol gögsünüzún altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...
hem kimseler duymasın, hem cümle alem bilsin istiyorsanız...
O'nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse... ayrılık ölüme,
vuslat sehere denkse...
gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de;
bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O'nun yüzü suyu hürmetine...
uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa...
dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim... gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı,
bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa...
Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız,
sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla...
...o halde bugün sizin gününüz!..
"Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.

4 Eylül 2008 Perşembe

Bilir misin canlı ceset ne demek?


Bilir misin canlı ceset ne demek? Bilir misin toprak üstünde gömülü olmak ne demek? Bilir misin son nefesim bu diyerek doya doya soluduğun havanın ne demek olduğunu? Nasıl acı verdiğini? Oysa ömrünün yarısında bile olamamak nedir bilir misin? Kahreder insanı. Bilir misin, sahiden bilebilir misin “Her şeyini verebileceğin insanda hiç bi şey bulamamak” Düşünebiliyor musun? Hissedebiliyor musun sahiden yüreğimdeki bu korkunç akıl almaz acıyı? Ah doyamadığım doyumsuz sevgili! Bilmeyi o kadar çok isterdim ki; ömrün boyunca neyin özlemini çektin? En çok kimi sayıkladın? Kime, neye ağladın? Yüreğindeki en büyük yaranın adını bilmek isterdim en çok da sevgili. Aa tabi bi de kalbine rağmen ne için aklının önüne geçtiğini? Beni hiç sorma sevdiğim. Başım yüreksiz, gönlüm başıboş senden sonra! Ne hallerdeyim bilme. Yıllarca çöllerde gibi bir yudum sevgi dilendim senden. Artık bir karıncadan dahi sevgi istemeyecek kadar yara aldım. Savaştan çıkmış koca kentler gibi, terkedilmiş köşkler gibi, virane edilmiş saraylar gibi, öksüzlüğe ve yetimliğe bırakılmış bebekler gibi kaldım senden sonra.

Aktıkça yaşlar dışımdan zamanla anladım ki içine de akıtırmış insan. Yapabildiğim, yapmama izin verdiğin tek şeydi gidişini seyretmek, gözlerimden ve hayatımdan nasıl da akıp gittiğini resmetmek! Seni umutla ve hasretle yıllarca beklememdi umut ettiğin belki kim bilir? Umutları terk ettim gidişinden sonra. Eskisi gibi süslü püslü de konuşmuyorum. Şimdi senden kalan kocaman bi boşluğum var tek! Senin sevdalarını da ben üstlenmiştim. 2 kişilik yiyor, içiyor, geziyor seviyordum ya hani! Meğer öyle yorulmuşum ki bazen tek kişilik bile zor geliyor sevmek! Sevmek senden bambaşkasını! Sahi unuttum neydi sevmek? Karşılık görmek! Sevilmek hüzündü, mutluluğa sebepti, bir damlacık gözyaşıydı, samimi bi gülücüktü, güzeldi, çirkindi…

Bize sevmesini öğretmediler… Bize hep sevgiyi saklamasını öğrettiler. Hep bekletmeyi… hep ertelemeyi… Bu yüzden biz kiminle birlikteysek, bir diğerini, ama hep uzakta olanı özledik; hiç dinmedi doyumsuzluğumuz; biz hep uzaktakini sevdik… Yanımızdakini değil, odamızın duvarının arkasındakini değil, uzaklardakini, ulaşamadığımız kadar uzaklardakini sevdik… Yanımızdakileri kırıp geçtik, incitip üzdük de hep ulaşamadıklarımıza sakladık söyleyemediğimiz o en güzel sözleri…

Salih'e ...


Hayatımı güzelleştiren ne varsa kaybetmeye mahkumum ben. Elinden balonu alınmış çocuk gibi çaresizce bakmak yapabildiğim tek şey. Gerçi ben onu da beceremiyorum ya neyse... Seni düşündükçe titreyen iki sevimsiz elim var senin için sadece dua edebilen.

Bu yaz sen de başını alıp gidince bilinmez diyarlara, beni yine derin kederler sarıp sarmaladı. Öldüğünü öğrenince çevreme boş gözlerle bakıp olanlara bi anlam vermeye çalıştım ama nafile... Anlayacağın ağlamayı bile beceremedim be dostum. Morali bozuk insan rolü oynadım ayakta duracak dermanım olmamasına rağmen.

Sıradan hayatımı kaplayan sıradan sözler yine herkesin dilindeydi. Üzülme, keşke yapabileceğimiz bi şey olsa, mekanı cennet olsun, Allah rahmet eylesin... Bozuk plak gibi hep aynı sözlerin sıradan şarkısı çalıyor her yerde. Kaybedecek daha fazla bir şeyim kalmadığında bana her şeyi verdiler. Onların olsun hepsi bana dostum yeter diyeceğim ama artık o da upuzun kaybettiklerim listesine eklenmiş çoktan.

Belki de biz her şeyi bir gün acı ile kaybetmek için kazanıyoruz.

Herkes ölebilirdi ama sen ölmemeliydin be Salih. 70 yaşlarında fiyakasız, sıradan bi ölüm olmalıydı seninkisi de. Olmadı...

Dermansız ruhumla iş birliği yapan aklım beni aileni ziyaret edip onlara baş sağlığı dilemeye gönderdi. Önce senin için dua ettik. Sonra herkes toplandı. Kimse konuşmadan ben başladım ağlamaya... Hayatımda hiç ağlamadığım kadarcasına, hiç durmak istemeden, gözümden kan gelse de umursamazcasına, içimde biriktirdiğim ne varsa kusarcasına... Ama durmak zorundaydım artık. Ben böyle yaptıkça onların ezgin, çaresiz, umutsuz, yıkık halleri dayanılmaz bir hal alıyordu. Mezarına gitmeye ne gücüm ne cesaretim vardı, yıkılıp bir daha kalkamayacağımı sandım gelemedim yanına affet...

Beni hemen tanıdı ailen. Çok iyi bi insan, eşi bulunmaz bir dost, oda arkadaşı, sınıf arkadaşı, kader arkadaşı, kardeş, can... demişsin. Yüreğin gibi saf ve temiz ne düşündüysen onu anlatmışsın onlara...

Benim gibi onlar da bilmiyordu neden öldüğünü. Her ağızdan bi laf çıkıyordu. Dalak büyümesi, beyin kanaması, kanser... Ama sinsi bir hastalık olduğu kesindi, hiç çaktırmadan aldı götürdü seni.

Belki de şimdi ruhun elini omzuma atmış: "Oğlum bu cümle böyle mi yazılır" diyor kim bilir?

Kaybettiğinin yerine ne koysan dolmaz. Boş bırakacağım yerini hep bomboş...

Kırıklarla dolu, işe yaramaz kalbimin en sağlam köşesini ayırdım sana. Boşver tek taraflı sevgilerimi. Onlara yer yok artık bu yürekte.

İşte yazabildiklerim bu kadar bezgin, çaresiz, umutsuz, yıkık bir vücut ve üzerine kara lekeler sürüle sürüle beyazdan griye çalan bir ruhun iş birliğiyle bu satırlar çıkıyor kalemimden. Beğenir misin bilmem. Fiyakalı sözlerim yok belki ama içimden ne geçtiyse onu döktüm kağıda gecenin bu saatinde.

Şu anki halimi soracak olursan: "Oyunun en güzel yerinde zil çalınca üzülürdük ya öyleyim..."

Her şeye rağmen bitmedim, hala ayaktayım hayat. Hadi oynamaya devam et adi, çirkef oyunlarını. Korkmuyorum ne senden, ne bir başkasından, ne de ölümden...

26.08.2007 01:25
Onur Güven

Susuyorum



Ne keyifle okuduğum şiirler ezberimde, ne de bağıra çağıra söylediğim şarkıların sözleri. Dalgın gözlerle yürüdüğüm caddelerde kayboluyorum.

Sonsuz bir inatla sarıldığım radyodan gelen o harika melodilerin de tadı yok? Peki ya o yağmurda iliklerime kadar ıslanmalarımı kim çaldı benden? Bilmiyorum!

Susuyorum artık... Sustukça susuyorum. Sustukça, üzerime gelen insanlardan kurtarmak için ruhumu, suskunluğuma sarılıyorum. Ama yine de saplanıyor yüreğime bazı kelimeler. Bazıları da acıtıyor üstelik…

Sessiz geceler benim için sığınılan bir liman sanki. Kendimi bulup bulup kaybettiğim karanlıkta, şöyle bir uğradığım kelime hazinem de bir anlam ifade etmiyor. Düşünüyorum da bu güne kadar hep; gibi yazmışım, gibi okumuşum, gibi söylemişim ve en önemlisi; gibi sevmişim...

Elbette hiçbir şey, ben ol deyince olmaz. Bunu biliyorum ama zaman da geçiyor hızla. Tükenmez sandığım bütün sözler bitiyor ve ben de yavaş yavaş tükeniyorum... Onca yıldan sonra; hayata dair ne kaldı ki elimde? Kocaman bir hiç! Öyleyse neden bunca çaba, neye bunca isyan?

Öyle anlamsızki yaşadığım hayat. Her şey az sonra gerçekleşecekmiş gibi duruyor,
elimi uzatıyorum tutmak için, kayboluyor. Benim dışımda kopuyor bütün kıyametler
ve ben kendime uyan bir kıyamet beğenmiyorum…

Kalbime bir kurşun sıkacak gönüllü katilimi arıyorum ya da yüreğime su serpecek elin sahibini... Toprağa ateşi düşürecek, denizi yakamozlarla süsleyecek sesin sahibini… Artık basit şeyler bekliyorum yaşamdan. Örneğin, kimselerin bilmediği sırlarım olmalı ölürken... Kimselerin gitmediği sokaklarım olmalı... İçimi
kanatan özlemlerle yaşlanıp, sonra da sessizce gitmeliyim bu dünyadan.

İşte yine susuyorum; siyah bir geceye dönüyor her anım ve okuduğum her şiir
kanatıyor yaralarımı. İçimdeki çocuk ölüyor... Yalancı gülümseyişlerle beni ciddiyete çağıran insanları da önemsemiyorum. Elimden kayıp gidenlerden korkmadığımı bilmiyor ki hiç biri…

[alıntı]
Daha büyük yaralara izin vermemek için aklımca küçük yaralar oluşturuyorum vücudumda. Sonra beceriksiz ellerimle temizlemeye çalışırken, Düşünüyorum, bundan derini olur muydu diye...

"Asla aynı olmayacak" Ne garip bir söz, ne zaman aynı oldu ki? Şimdikinin 'Asla'lığı neredendir? Hastalıklar çoğaldıkça çarelerde artıyor..

"Unutmak" gibi. Ve ben çare aradıkça geçmiş varlığımın gölgesi halini alıyorum…
"Aynı" olmuyorum! Aslında her birey özel bir yanılgı çünkü gün batımı aynı...
Onu değiştiren seyrederken nerede olduğun. Ve ben günaydın diyorum daha da özel yanılgılar için gün doğumlarına. Kapılar aralamaya çalışıyorum ve başka kapılar kapatıyorum yüzüme.
Yalnızlıklarımı diğer insanların yalnızlıklarını düşünerek kalabalıklaştırıyorum.
Bazen herkesmiş gibiyim çoğunlukla herkestenim.
Görüyorum ama dokunmuyorum, Dokunuyorum ama tutmuyorum, Tutuyorum ama tatmıyorum, Tadıyorum ama yutmuyorum.
Üstesinden böyle gelebileceğimi düşünüyorum uyguluyorum. Neler oluyor biliyor musun?
Ben, bazen anlatanı oynuyorum...
Bazen de oynayanı anlatıyorum. İnatçıyım, uygun bir rol arıyorum. Bazen sorumlu hissediyorum kendimi,
Her şey muammaya, çözülmesi gereken şifrelere dönüyor ve çözdükçe yabancılaşıyorum –kendimden

[alıntıdır]

Ben bir uğultuyum kulaklarının arasında dolaşan...

Ben bir uğultuyum kulaklarının arasında dolaşan... Kimi zaman yüksek bir tını kimi zaman sessizce sokulan bir yılanın sesi gibiyim. Ben bir kördüğümüm senin yokluğunda ve yalnızlığında. Var olduğunda yokum hayatının hiç bir karesinde. Hayat seni çekince buram buram kendine, üstelik acı yüzüyle ben geliyorum bir an olsun aklına. Ben bir mahsulüm senin için. Sadece hayalden ibaret...

Gözlerin uzaklara daldığında kimi görüyorsun? Neye bakarak nelere benzetebiliyorsun? Kimsesiz kaldığında arıyor musun onu ya da onları? Herhangi birini... Çekimserlikten yana olmak itiyor insanı derinden derine. Karmaşıklık beynin otobanlarında kendini bir bariyerden bir bariyere vurarak taklalalar atıyor süratle. Ne zaman duracağı belirsiz... Savrulurken başkalarını da savuruyor yolundan...

Şimdi o gidiyor. Özleyeceksindir besbelli. Kişiselleştiremediğin ve anlamını bilmediğin şeyleri ne yapacaksın peki? Üstelik daha teri bile soğumamışken... Gözlerinde yine o şaşkın ve bir o kadar da masumca tebessümü görebileceksin ama ne zaman?

Ben bir fısıltıyım kulaklarında... Rüyalarındaki adam, düşlerindeki masum çocuk... Sahra Çölü kuraklığında, Alp Dağları'nın soğukluğunda, bitmek bilmeyen amazon yağmurlarının içindeyim. Bul beni çok geç olmadan. Belki bir seraptır gördüğün, belki gerçek. Olsun, ne önemi var? Geriye bıraktığında acılarını kendine mutluluklar veriyorsan hiç düşünme. Gözlerinle ara, kalbinle hisset, aklınla düşün.

Ben sokakta gezen herhangi biriyim bana benzetmeye çalışılan... Kimi zaman uzun boylu, kimi zaman kısa boylu... Hafif kirli sakallı, çelimsiz gibi görünen ama güçlü ve gururlu... Ancak gözlerin ufka daldığında bulabilirsin beni kalabalıkların ortasında yalnızlıkların içinde... Hırçın ve bir o kadar da yorgun.

Anlamsız savaşlar verme kendi kendine. Sonuçlar her zaman insanın kendi meyvesidir, bilirsin. Kimselere suçu üstleme. Ne olan biten varsa bizde... Biz yaşadık ve bizler yaşattık kirlenmiş duyguların içindeki saf pırıltıyı. Bizler gördük berraklığın en berrağını. Ki ortada kalan yaşanmışlıklarla gözlerimi alamadığım engin denizler vardı. Anlamsızlıkların içinde...

Ne olduğu belli olmayan, kimi yerlerde cennet gibi kokan, kimi yerlerde cehennemi andıran yerler de gördük ikimiz. En son ya da sonuncu... Bakidir bize yaşanan herşey akıllarda ve bizden sonra yaşayacaklara... Gazın kapağını açtığında uçar gider, havayla karışır... İçine teneffüs edersin ancak bir zaman sonra o da yok olur... Aslında kapı eşiğinden bakmak gibidir bu yaşadığımız şey... Gizli ve çaresiz... Sessiz...

Dalıp dalıp gittiğimde hayallere artık başım dönüyor... Sigaramdan üst üste kaç tane yaktım hatırlamıyorum bile... Sen iyisi mi bunları hiç düşünme... Hayat sallansın yine salıncağında...

[alıntı]